Biz 80’lerde, 90’larda doğduk
Biz o zamanın çocuklarıydık.
Ne travmamız vardı, ne terapistimiz. Sadece sabrımız vardı. Ve sessizliğimiz.
Biz 80’lerde, 90’larda doğduk. Dijital değildik. Kaldırıldığında ses çıkarmazdın, yerin oynasa bile kabullenirdin.
Kendi dünyamızın sessiz figüranlarıydık; annemizin sinirine, babamızın yorgunluğuna, öğretmenimizin otoritesine hizmet eden yan roller. Başrolde her zaman bir büyük vardı. Biz ancak su getirmek için sahneye çıkardık.
Yere düşüp dizimiz kanadığında, “Geçer geçer” denirdi. Geçti mi? Belki… Ama iz kaldı. Daha acısı neydi biliyor musun?
İçimiz düştüğünde kimse fark etmedi.
O yüzden çoğumuz içimizden düşe düşe büyüdük. Ve düşerken çığlık atmak ayıp sayıldı.
O zamanlar çocukların adı vardı, sesi yoktu.
Konuşmak büyüklerin işiydi. Hissetmek lüks, anlamak ise zamansızlıktı.
“Çocuk psikolojisi” diye bir şey duymadık biz. “Canı sıkılmış” deyince hemen bir dayakla canı yerine getirilen çocuklardık.
Bizde bir huzursuzluk varsa “kıçı başı ayrı oynuyor” denirdi. Şimdikiler bir huzursuzluk hissedince hemen duygusal check-up’a alınıyor.
“Acaba okulda biri onu üzmüş olabilir mi?”
Bizim zamanımızda biri seni okulda üzse, aile “Ne yaptın da çocuk sana vurdu?” diye sorgulardı seni. Suçlu her zaman sendin, çünkü sen çocuktun.
Ama biz yine de sevdik o yılları.
Çünkü özümüz tertemizdi. Göz göze gelmek sevgi sayılırdı. Bayram sabahları gerçek bayramdı. Komşunun tavuğu komşunun değil, bizim yemeğimiz sayılırdı.
Aç kalırdık belki ama birbirimize tok bakardık.
Şimdi mi?
Her çocuk kendi tahtında kral.
Hata yapmaya hakkı var, saygısızlığa da.
Çünkü adına “özgüven” diyorlar.
Oysa bazen bu özgüven değil, düpedüz saygısızlık. Özgüven sınır tanımazlığa dönüştü. Çocuk her şeye hakkı olduğunu zannediyor. Öğretmene bağırmak hakkı, anneye el kaldırmak cesaret sayılıyor.
Bir zamanlar biz “Gözümün içine bakma öyle!” diye azarlanırken, şimdi çocuk
“Gözlerime bak konuş anne!” diye buyuruyor. N’oldu da terazinin kefesi bu kadar şaştı?
Saygı neden sadece büyüklerin değil, çocukların da ihtiyacı olmaktan çıktı?
Evet, biz “çok” sustuk. Ama şimdi de çocuklar “çok” konuşuyor. İkisinde de denge yok.
Bizim çocukluğumuzun şifresi belliydi:
“Büyük konuşur, küçük dinler.”
Şimdi tam tersi: Küçük konuşuyor, büyük susmak zorunda kalıyor. Bazen çocuğun kalbini kırmamak için kendi kalbimizi çiğniyoruz.
Bize “çocuk çocuktur” denirdi. Şimdi çocuk “birey” oldu, saygı duyulası bir varlık. Buna varım.
Ama birey olmanın saygı sınırlarını aşmak olmadığını birilerinin öğretmesi lazım. Kendini ifade etmek, karşısındakine haddini bildirmek demek değildir.
Özgüven, ortalığı dağıtmak, laf sokmak, anneye trip atmak değildir.
Bizde özgüven yoktu belki ama haddimizi bilirdik. Sustum, çünkü terbiyem vardı.
Gücendim, ama çerçevenin dışına taşmadım. İçim kırık, ağzım mühürlüydü.
Şimdi çocuklar kendilerini “ifade” ediyor.
Ama neyi ifade ettiklerinin farkında değiller.
“Canım istemiyor” diyor mesela.
Ee?
Canın istemiyorsa sorumluluklar iptal mi oluyor? O zaman biz neden yıllarca canımız istemeye istemeye yaşadık?
Ve en acıklısı ne biliyor musun? Bizim çocukluğumuzun en büyük travması,
travmamızın farkında olmamamızdı.
Şimdikilerinki ise, travma yaşamadan da travma yaratabilmeleri.
Bütün bunları söylerken eskiyi yüceltmek değil niyetim. Ama ne olur bazı şeyleri unutmayalım:
Sevgi sınır tanımaz evet ama saygı da sınır koyar. Çocuklarımızı sevelim. Çok sevelim.
Ama öğretelim de:
Her hissin bir karşılığı, her hakkın bir sorumluluğu var. Sevgi, sadece sarılmak değil. Bazen “Hayır!” diyebilmektir sevgi.
Çocuklarınıza hayır deyin. Onlara ‘hayat’ı öğretin. Çünkü hayat herkese evet demez.
Ve biz?
Biz bu hayatın susturulmuş çocuklarıydık. Biz biraz da bu yüzden çabuk büyüdük.
O yüzden, içimizde hâlâ büyüyememiş bir çocuk var.
