TAHRAN’DAN PARİS’E ACIYLA KESİŞEN YAŞAMLAR

TAHRANDAN PARİSE ACIYLA KESİŞEN YAŞAMLAR

 

Tahran’ın Kırmızı Sirenleri romanıyla tanınan Shahzadeh Nil İgual, ikinci romanında buruk bir aşk öyküsü üzerinden, okurunu İranlı bir ailenin sürgünler ve ayrılıklarla bezeli yaşamlarına tanıklık ettiriyor. Rolls Royce’u Taramışlar Baba, gerçek olaylardan esinlenmiş kurgusuyla savaşın insan yüreğinde açtığı acıların asla tamir edilmeyeceğinin de adeta bir ispatı! Romanımızın kahramanı genç kadına Tahran’dan Paris’e doğru yola çıkmadan önce bir emanet verilmiş; içinde bir mektup ve bir kol saati olabileceği söylenmiştir. Bu paket uzun zamandır Paris’te yaşayan İranlı Anahita’ya verilecektir. Genç kadın üstünde Farsça el yazısıyla “Anahita’ya” yazan, taş fıskiyeli, gül kokulu evde yıllardır saklanan zarfa dokunur, koklar ama açmaz. Zira bazı mektupların nasıl hüzün ve keder gizlediğini iyi bilecek kadar vatan hasreti çekmiştir. Anahita’yla buluşmaları ise her ikisi için de yaşamlarında bir dönüm noktası olacak, geçmişin gölgelerinden çıkan hikâyelerle yüzleşmeleri gerekecektir.

 

“Concorde’a kadar uzanan bu geniş caddede bir yere yetişecekmişim gibi yürüyordum. Hep bir yerlere yetişmem gereken bir tavrım vardır bu şehre her geldiğimde. Halbuki hayatımın durdurulduğu zamanların çoğunu burada geçirmiştim... Yaşantımın “Stop” tuşuna basılan durgun yıllarında da telaşlıydım ben Paris’te! Bir süre yürüdüm, hatırını sordum Paris’in. Geniş kaldırımlarını adımladım. Karşıdan karşıya geçtim arada bir. İlgimi çeken hiçbir şeyinin olmamasına rağmen bu şehirde bıraktığım o yalnız kadını arar gibi dolaştım.”

 

“Ayrılık konuşması yapmadık. “Kendine iyi bak” demedik. Birilerine selam göndermedik. Hayatın lafü güzaflarından tek kelam etmedik. Sarıldık, en çok özlediğimiz kucaklara sarılır gibi sarıldık. Kokladık, geride kalanların rayihasını içimize çeker misali. Ben çocukluğumu, o gençliğini bağrına bastı, bize yabancı bir kentin uyumaya hazırlanan gözlerinin önünde.Yürüdük sonra ayrı yollara doğru. Birkaç adımda bir durup arkamıza bakarak, bir elin parmağı kadar olsa bile hayatta kalanlardan biri olduğumuza dua ederek, baktık birbirimize, bir sokağın bir köşesini dönene değin, baktık...”

   

“Ümitsiz bakışları, her namazda hıçkırıklara boğulması, evladının derdine derman olma çabaları onu mutsuzluğun en dibine taşımıştı. Kocasını da sınır saflarına uğurlayan canım teyze, Saddam’a lanet etmeden duramıyordu. Sadece bizim insanlarımız değil, Irak halkı da can çekişiyordu. ABD, dışarıdan müdahil olan diğer emperyalist güçler ve merhametsiz Saddam Hüseyin, iki ülke halkını da felakete sürüklemiş, yok oluşlarını izliyordu. Irak’ta da ne Mehdi’ler vardı kim bilir. Kim bilir oralarda da ne analar kan ağlıyor, bizim gibi lanetler yağdırıyordu.”

Reklam

Platform Dergisi